Başka bir dilde böyle bir deyim yoktur sanırım.
"Fransız kalmak" sözünün biz Türkler için, olaylardan bihaber olmaktan meseleye ilgisizliğe kadar uzanan bir çağrışımı vardır. Fransa'nın bir yönüyle özgürlüğün yanında ve demokratik değerleri içselleştirmiş bir düşünce ve siyaset anlayışını, diğer yönüyle özgürlük ve demokrasi karşıtı, bilhassa Doğu'ya karşı oryantalist, ayrımcı ve düşmanlaştırıcı tavrını, birlikte bağrında taşıdığını ve bunun yarattığı çelişkileri yaşadığını görüyoruz. Son olay, bu çelişkilerin farklı bir tarihsel ve küresel zaman diliminde canlanmasıdır sadece.
Fransız düşünce geleneğinin Mostesquieu'den Rousseau'ya, Durkheim'dan Lévi Strauss'a, Lefevre'den Touraine'e uzanan halkaları düşünüldüğünde, Fransız parlamentosunda ifade özgürlüğünü yasaklamaya dönük Sarkozy ve destekçilerinin girişimine karşı ortaya konan tavır, daha iyi anlaşılabilir.
Fransız düalitesi
Fransa'da bu sürecin nihayetinde özgürlüklerden yana mı, yoksa özgürlük karşıtı bir biçimde mi neticeleneceğini şimdilik bilmiyoruz. Bildiğimiz ise, özgürlükçü düşüncenin taraftarlarının tarihsel gelişme sürecinin ivmesiyle bu tür anlayışlara teslim olmayacağıdır.
Bu sorunla ilgili sağduyulu bir yaklaşım Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili'den geldi. Kendisi sadece Türkiye ve Ermeni meselelerinde dürüst bir tavır almakla kalmıyor, yaptığı Türkiye değerlendirmelerinde yaşadığı ülkenin tarihini ve kültürünü anlamaya dönük ciddi bir entelektüel tavrı da ortaya koyuyor.
Bili, Zaman gazetesinde yer alan röportajında, Türk tarihinin meselelerine imparatorluğun çöküş sürecinin sorunlarına hiç de Fransız kalmadığını, Türklerin bu süreçte Balkanlar ve Kafkaslar'da maruz kaldığını sürgünün milyonlarca insanın hayatına mal olduğunu bildiğini söylerken, şu hususu vurgulaması oldukça dikkat çekici: "Birinci Dünya Savaşında biz 1.6 milyon kişi kaybettik, ama Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecinde Türkler'in 2.5 milyon kaybı olduğunu Fransa'da kimse bilmiyor."
Biz Türkler bu vahşetin ne filmini çektik ne doğru dürüst romanlarını yazdık, ne de tarihsel bir mesele olarak insanlığın gündemine sokacak hümaniter bir anlayışta dile getirebildik. Başka hangi millet böyle bir vahşete maruz kaldığı halde, bunu bu kadar sessizce sineye çekebildi. Tabii, burada akla gelen soru, Fransızların Ermeni meselesinin bir boyutuna hassasiyet gösterip, Türklere yönelen katliamları, üstelik de Rus ve Fransız işgal orduları tarafından ihdas edilmiş Ermeni cinayet mangalarının yarattığı kıyımı neden görmezden geldikleridir.
Acıyı anlatamamak
Yukarıdaki Fransızlar genellemesinin yanlış ya da eksik olduğunu, büyükelçinin objektif tespitleri ortaya koyuyor. Bu sözlerin yalnız resmi görev icabı yapılan açıklamalar olmadığı, Hollandalı tarihçi Zürcher'in kitabını okuduktan sonra, 'Ermenilerin Türkiye'de yaptıklarının bir sonucu olarak bu olayın yaşandığını ve Ermeni meselesinin, bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini' söylemesinden anlaşılıyor.
Büyükelçinin üzerinde durduğu meseleden kalkarak karşılaştığımız felaketleri, yaşadığımız acıları insanlığın ortak acısı haline dönüştürme konusunda yetersiz kaldığımızı söyleyebiliriz. Bunları anlatmadan, insanlığın dikkatine sunmadan, bize dair önyargılara rağmen bunları paylaşmadan, anlaşılmayı beklememiz elbette bugünkü tablodan başka bir sonuç yaratmayacaktır.
İnsanlık hangi millete, hangi uygarlığa ve kültüre ait olursa olsun, ortak değerlere sahip olduğu gibi, ortak acı ve tecrübeleri de bilmek ister. Bunu gerçekleştirmek, milletler arasında önyargıların ortadan kalkmasına, anlayıcı bir tutum takınılmasına yol açar. Ancak o zaman, kimse kimseye Fransız kalmaz.
devlet adamları gelecek nesli, siyaset adamları gelecek seçimi düşünür.
düşünce özgürlüğe karşı çıkan fransa, özgürlük heykelini abd ye hediye eden fransa ne kadar özgürsün anlmadım